kaf-sin-kaf’tan mektup var.

yüzüncü yıl logo yarışmasına katıldığımı ve kazanamadığımı daha önce paylaşmıştım sizinle.

bugün ise kazanmaktan bile çok daha fazla mutlu eden bir şey oldu.

malum yarın bir süre için aranızdan ayrılıyorum.

nihat doğan tribine girip ülkeme bir bebek gibi bakın demiyorum ama ne yalan söyliyim günbegün takip ettiğim kadıköy-kartal metrosu inşaatlarından , ailemden ve arkadaşlarımdan ayrılmak hüzün verici.

yolda okumayacağım dergiler,kitaplar aldıktan sonra eve dönüyordum ki aşağıya bırakıvermişler adıma gelen mektubu.

zarfı da öyle güzel ki.

antetli kağıt ve başkanın ıslak imzası.

çok gururlandım.

karşıyaka cesur ve centilmen bir takım. kazanamayan insana bile mektup yolluyorlar sadece teşekkür etmek için.

hem yıllardır bana mektup gelmemişti. mektup ya.

gitmeden çok güzel bir süpriz oldu.

kötü süprizlerin bitmek bilmediği güzel ülkemde.

yaşasın vatan.yaşasın karşıyaka.

yüksek kaldırımda bir maria missakian eksik..

toplumlar uzun yıllar standart haline gelmesi gereken şeylere hasret bırakılınca, kavuştukları -sıradan- standartı sevinçle karşılayıp,buruk bir burus vilis gülüşüyle tüm geçmişi bir anda unutup seviniyorlar.sıradan standartın altındaki çıtada geçirdikleri her anın müsebbiblerine ateş püskürürken, aslında küçücük bir şey yapmış olanın yaptığı, dev aynasında gözükürken,standartın yeni sahipleri kendilerini standarta kavuşturana adeta bir gönül rabıtasına tutuluyorlar.

————

neyse aslında burdan yola çıkıp başka bir şeyler diyecektim.

bu topraklarda beğenin ya da beğenmeyin,kerpiçten-kagirden ve ahşaptan bir mimari vardı.sahibinin ihtiyaçlarına ve servetine göre bir mimari tezahür etmişti.

maalesef güzel avrupa gibi coğrafi olarak 1. zamanda oluşmadı bu topraklar.3. ve 4. zaman dilimlerinde oluştu ve bunun sonucu olarak,toptan yükseldi.toptan yükselmesi ile engebeli ve yüksekliği sürekli değişkenlik gösteren bir makro coğrafya oluştu.

ve ülkemizin bulunduğu coğrafya sık sık depremlerle yerle bir oldu tarih boyunca.

mimarlar ve inşaat mühendisleri daha iyi bilir ki, yapıda kullanılan malzeme yapının ömrünü önemle etkilemektedir. söz gelimi ahşap bir eviniz varsa yanabilir. ama taş evin içi yansa bile taşlar yanmayacaktır.

kerpiç eviniz uzun yıllar sizinle beraber olamayacaktır

neyse işimiz olmayan konularda çok fazla konuşmayalım.

aslında ben belediyeyi övecektim de ortalık karıştı.

geçen yüksekkaldırımdan aşağı indim.

bilirsiniz karaköyden yukarı çıkarken adeta mezbele olurdu akşam saatlerinde.yamalı asfalt,pempe-gri iğrenç parke taşları,sarı beyaz boyanmış…

bir de ne görelim ahmet misbah demircan afişte gülümsüyor.kaldırımları yeniledik diyor.

ve görünen o ki caddenin eğimine uygun ve sağlamlık bakımından cadde-i kebirin s.k.msonik taşlarına hiç de benzemiyor.

bravo misbah bravo demircan.

devamını ısrarla bekliyoruz.özellikle büyük cadde için. ha ama kesin ibb karışır orası ana arter yetki bizde diye. sonra sana da – Görevi Yaptırmamak İçin Direnme, Kamu Malına Zarar Verme,Görevi Kötüye Kullanma, Kamu görevine engel olunması ve Kanunlara Uymamaya Tahrik diyerekten beyoğlu savcılığına gidiverirler. ama siz aynı partidensiniz. neyse kavga etmeden halledin işte.

bir de kamando merdivenlerine atıf yapan bir merdiven grubu gördüm aşağı inerken sağda.yeni kalıptan çıkarılmış.gri beton.süslenecektir ve muhtemelen zenitsever fotoğrafçı genç kızlarımızın alternatif bir çekim mekanı olacaktır.

gelelim biraz da ibb yi övmeye.

bilirsiniz eminönünde ahi çelebi cami var. İTİCÜ ile zindanhan arasında kalan yerlerde.

buraya döneceğiz.

ama öncesinde.

erken cumhuriyetle bürokrasi entellektüelitesi ankaraya taşındı.

bununla beraber şirketin gelişmesi ve 56’da banliyö trenlerinin açılması,yerleşimin sur kenarlara taşması, ve bunun sonucunda suriçinin bir iş alanı gibi kabul görmesi,prostçuluk işleriyle suriçinde (beyoğlu dahil) elde edilen yeni ulaşım aksları,halic kıyısının sanayi alanı olarak öngörülmesi,20.yy ikinci yarısından sonra bizi esir alan lastik tekerlekli ulaşımında etkisiyle vs. birleşti ve suriçindeki tam zamanlı yaşayan nüfusü oradan uzaklaştırdı.

söz gelimi beyazıt,sultanahmet,laleli,çemberlitaş ve karaköy nufüsündan ayrıldı ve görüntü var ses yok gibi bir şey oldu. nufüs olmayınca bu semtlerin kimliğini kaybetme süreci daha hızlı oldu.söz gelimi karaköy merzifonlu kara m.p. cami’nin öylece yokoluşu ibretlik bir örnek. direkler arası başka bir ibretlik paylaşım. en acısı ise belki de tophanenin topyekün mahvı.

neyse işte bunların neticesinde eminönü de gündüz nüfüsü kmkareye milyon olurken,geceleyin ıssız yerler olup çıktı.

evliya çelebi başkanın rüyalarını gördüğü yer olan ahi çelebi camii ise bu mezbelelikten nasibini aldı. otoparklar ve otobüsler arasında kaldı.balat yolunun zemininin aşağısında kaldığı için defalarca su altında kaldı.

birkaç sene evvel restorasyonu tamamlanmıştı. şimdi ise ibb buraya güzel bir peyzaj uyguluyor ve etrafı mezbele halinden kurtulacak gibi gözüküyor.artık su basmasın diye zemindeki yağmur suyu camiye ulaşmadan alınacak. zeminle ilgili problemler de var. denize kazıklar çakılacakmış. metro köprüsünün de bitmesiyle eminönü-atatürk köprüsü arası,güzel manzaralı,insanların rahatlayabileceği güzel bir park olacak. eminönüne yakınlığı nedeniyle balat fener sahili kadar ıssız olmayacaktır da. ibb rakamların göre : caminin yakın çevresindeki 25 bin metrekarelik bir alan ve 17 bin metrekaresi yeşil alan, 8 bin metrekaresini sert zeminli yürüme alanları oluşturuyor.

metro da köprüden geçmeye başlayınca istanbul dizilerinin arabayı sahile çekip hayata narenciye üzerinden atar yapma noktası olacağına bahse girerim.

neyse ibbyi de övdük.

yanlışlarını gördüğümüzde de sövüyoruz.

konuda konuya atladık,neden.

babam memleketten bir cd getirdi.içinde onlarca mahalli sanatçının davul zurna ile yerel ezgileri yorumladığı parçalar var.bir tanesi ise 47 dakika aralıksız sürüyor.3 dakika bir parça değiştiğini düşünürsek neden konudan konuya atladığımı da bir nebze olsun anlamış sayılmaz mıyız ha?

ahi çelebi camii restore edilmiş hali : copyright : Sinan DOĞAN @ FLICKR

Ali Osman Bütteverdi

Efsaneye göre yıllar yıllar önce İÜHF’ye Ali Osman Aldıverdi isimli bi öğrenci gelir.Ali Osman Anadolunun güzide sakin ve muhtemelen uçsuz bucaksız otlakları olan (A) memleketinden gelip İstanbul’un ufunetli rutubetli karmançorman havasının insanların içine düşmüştür.
Çiftçi Babası Hacı İsmail Rasim’in verdiği 3-5 kuruşla kendisine Çemberlitaşta bir bekâr odası tutar ve yerleşir.Ali Osman Şehr-i Âzâm-ı İstanbul’a -en azından Beyazıt-Sultanahmet-Çemberlitaşş üçlüsüne- kolaylıkla alışır.

Çok geçmeden babasının verdiği paralar suyunu çekince Ali Osman çalışmak zorunda kalır.Ne yapacağını bilemez,bir müddet dolaşır da dolaşır.İş arar fakat çetindir İstanbulda iş bulmak.Zira Memleket ”39 da askeri harbe girmemiş,fakat iktisaden allak bullak olmuştur.
Nihayet Cağaloğlunda … Gazetesinde muharrir muavini ve daktilo olarak çalışacaktır.Sabahları fakülteye devam etmesine de müsade etmiştir patronu.

Gazetedeki işine gelince adından da anlaşılacağı gibi Ali Osman,sahada çalışan muharrirlerin haberleri sâlim bir halde yetiştirmeleri için çalışacak,arşivleri tarayacak,gelen hâvadisleri daktilo edecek,hazır olan haberleri mürettiplere teslim edecektir.

Ali Osman arkadaşlarının çok sevdiği,dürüst,güvenilir,yardımsever karayağız bir delikanlıdır.Derslere eksiksiz devam etmeye çalışır.Dersleri de iyidir.Vize sınavlarının hepsini almayı başarmıştır,final sınavlarına girmeye hak kazanmıştır.(Sayın okurlar eskiden İÜHF de yarıyılda vize,yılsonunda final sınavları yapılırdı-yazarın notu)

İstanbulu öğrenmeye başlayan Ali Osman tanıdıkça İstanbul’u daha da sevmeye başlamıştır.Gazete ne zaman bomba bir haber patlatsa Patron,haberin mimarı muharrire ve dolayısıyla gazetenin muharrir muavini Ali Osmana Tan Matbaasının altındaki Filibeli köftecisinde köfte-piyaz ziyafeti çeker ardından da Cağaloğlu yokuşunun başında Steinbruch birahanesinde bira ısmarlardı.

Böylece sene sonu yaklaşmıştır.Ancak sene sonunda final sınavlarının başlamasına günler kala Ali Osman sabiyken çıkarmadığı kızamık’a yakalanır.Ateşler içinde bir kaç gün hasta yattıktan sonra gelmemesinden kuşkulanan muharrir Mahmut Ersoy’un odasına gelip,Ali Osmanı en yakında bulunan Esnaf Hastanesine yetiştirmesiyle ölümden döner.Ali Osman 15 gün hastanede kalır bu süre zarfında bütün final imtihanlarını kaçırır.

Ali Osman ilk senede sınıfta kalmıştır ve artık tek çaresi eylül ayındaki eski adıyla İKMÂL yeni adıyla bütünleme sınavlarına girmektir.
bavulunu toplayan Ali Osman … Gazetesinden üç ay için müsade ister ve memleketinin yolunu tutar.

Hacı İsmail oğlunun başına gelenleri duyunca kahrolur.Kızmak ister ama neye kızacağını bilemez.Elinden gelen yalnızca oğlunun eylül ayındaki bütünleme sınavlarına kadar sıkıca çalışmasını sağlamaktır.

Derken Eylül geleyazar,Ali Osman da yola düşer.Memleketi A’nın haşlanmış yumurta ve turşu kokan garından trene binen Ali Osman soluğu Haydarpaşa’da alır.Kalender vapuruyla Sirkeciye geçer.Bahçekapıdan 32 numaralı tranvaya atlar vatmana öğrenci hüviyetini gösterir yarım ücret uzatır.II.Mahmut’un kabrini geçince,hamamın yanında iner.Peykhane Caddesi 19 numaradaki bekâr odasına yerleşir yeniden.

Derken Bütünlemeler-Ali Osmanın deyişiyle BÜTler- başlar.Bir iki üç derken Ali Osman tek tek bütünleme sınavlarını verir.Sevinçlidir.Babası Hacı İsmail’e Büyük Postane’den telgrafla sevinçli haberi bildirir.

Bu arada ikinci yıl başlamıştır.Ali Osman geçen senekinden pek de farklı olmayan ikinci yılına başlamıştır.Ama sonunun da pek farklı olmayacağından henüz zavallı Ali Osman haberdar değildir.

Yine bahar yerini yaza terkederken Ali Osman harıl harıl finallere hazırlanmaktadır.Mayıs ayının son çarşambası saat 16’30 da Patron Ali Osmanı hem Ankara çekilecek bir telgraf için hem de gitmişken Mısır Çarşısından biraz kahve alması için yollar.

Dönüşte Ali Osman cüzdanını çaldırır.İçinde talebe hüviyeti de kayıplara karışır.İçinde pek bi para yoktur zaten Ali Osman paralarını biricik Validesinin kendisi için diktiği,boynuna asılı kesede saklar.Yılsonu imtihanlarına günler kala hüviyetini kaybetmesinden daha kötü ne olabilir ki?

İmtihanlara asla ve kat’a hüviyetsiz girilmemektedir.Ali yine yanmıştır.Hüviyeti tekrar çıkartmak için uğraşmaya başlar.Fotoğraf,memleketten gelen ikâmetgâh ilmühaberi,rektör imzası derken hüviyetin tekrar hazırlanması bir ayı bulacaktır.Bu arada imtihanlar da nihayeti…
İşler yine ikmâllere yani BÜTlere kalmıştır.

İkinci yılı da yine Bütteveren Ali Osman üçüncü yıla başlar.
Zavallı Ali Osman üçüncü senesinin Haziran ayının 3’ünde Babası Hacı İsmail’in evin damını loğ taşıyla loğlarken damdan düşüp alelacele Ankara’ya götürüldüğünü haber alır.Validesi acilen gelmesini yazmaktadır.Apar Topar Ankaraya gider.Babasının sağlık durumu tabiki imtihanlardan daha önemlidir.Babası 2 ay hastanede kaldıktan sonra sağlığına kavuşur.
İşler bu sene de BÜTlere kalmıştır.

Tabiki Ali Osman derslerini Bütte vererek İÜHF deki son yılına başlar.
Son yıl dersler ağırdır ama Ali Osman da çalışkandır.
Yine yılsonu imtihanları gelir.Ali Osman bu sefer emindir temmuz olmadan diplomayı almalıdır.Fakat Aksilikler yine peşinden ayrılmayacaktır.

Anadolu jeolojik olarak hareketli bir bölgedir.Sık sık deprem olmaktadır.

Ali Osman en haziran en rüzgarsız bir akşam üzeri dört yıldır çalıştığı … Gazetesinin Cağaloğlu yokuşunun sonundaki binasında üçüncü katta bir yandan karbonatlı çayını yudumlarken bir yandan da yokuşa iki de bir kesik atarak başmuharirin kendisine verdiği haberi daktilo etmektedir.

Aniden hem yokuşta hem de gazetede bir kımıldamadır başlar.Ali Osman anlam veremez.Ellerinde telgraf olan insanlar koşuşturmaktadır.Diğer gazetelerden tanıdığı bir kaç muhabiri gazetelerine koşarken görür.

Çeyrek saat geçmeden gazete çaycısı Gaynar Musa lâkaplı hafif hayta,otuzlu yaşlarının sonunda,tepesi iyiden iyiye açılmış,Pınarbaşından göçmüş bir zat-ı muhterem boşları toplamak için Ali Osmanın yanına gelir.

Ali Osman sorar:
-Musa Ağbiy hayırdır,nedir bu telaş bu saatte?
-Ali gardaş duymadın mı,bi de gazatacı olacaksın ?
-Yok Ağbiy bi fevkâladelik mi var yoksa?
-A’da böyük zelzele olmuş.Herkeşler yarınki baskıya havadiş yetiştirme talaşında.Neyse sen şu bardağnı bi uzat ağbiyin gözünü yesin.

Ali bardağı uzatamaz.Donar kalır.Zihninde bir yalnızca akis…Memlekete gitmeliyim,memlekete gitmeliyim…

Ali Osmanın evi yerleyeksan olmuştur.Hayvanları telef olmuş,eşyaları kalmamıştır.Tek tesellileri ise ne annesi ne babası ne kardeşlerine zarar gelmemiştir.Çünkü ailesi tam o sırada tarlada çalışmaktadır.

Sizin de anlayacağınız üzere Ali Osman son senesinde de yine yılsonu imtihanlarına vaktinde giremeyecektir.

Her sene olan yine olmuştur.Ali Osman Aldıverdi yine Bütte vermek zorundadır sınavlarını.

Ali Eylülde imtihanlarını büttevererek okulunu başarıyla bitirir.Artık HF’de bir efsane olmuştur.Herkes Ali’ye Bütteverdi diye seslenmektedir.Hocalarından bile böyle seslenenler vardır artık.

Ali Osman fakülteyi bitirir bitirmez memleketine döner.Babasından bir konuda müsade ister.Babasından müsadeyi alınca.A Asliye Hukuk Mahkemesine başvurur ve Aldıverdi olan soyadını Bütteverdi olarak değiştirir.

Ali Osman Bütteverdi tekrar İstanbula döner.Baroya kaydolur stajını tamamlar.Artık Avukat Ali Osmandır.Okulunu bırakmaz,sık sık okula gitmektedir,öğrencilerle konuşmakta yaşadıklarını onlarla paylaşmaktadır.Öğrencilerle yaptığı her mülakatı çocuklara şu soruyu sorarak bitirir:

Sayın Müstakbel Meslektaşlarım,
Olurda sınavları finalde veremesek bile

BÜTTEVERECEK MİYİZ?

BÜTTEVERECEK MİYİZ?

BÜTTEVERECEK MİYİZ?

işte bu Av.Ali Osman Bütteverdi’nin kısa hikayesidir.

kendi kendimi google da arayınca

herkes mutlaka kendi kendini google da aratmıştır.

ben de sık sık yaparım.

şimdi wordpress sayfası alınca arattım “bakiyim çıkıyor muyum?” diye.

çıkmadım tabi ki.

ama başka bir şeyler çıktı.

unutulmasınakıyamadıklarım diye.

bizim sayfamızın adı da unutulmasınburadakalsın bildiğiniz üzere,ufaktan bir isim benzerliği olmuş.

ve işe bakınki o sayfanın sahibide karşıyakalı 🙂

sonuç olarak o güzel sayfa ile bağımız yoktur.

saygılar ve sevgiler.

 

hayatımdaki en acayip 31 aralık

dedem vardı.

uzaktaydı.çok uzakta.

bildim bileli hastalıklarından şikayet ederdi.bayramlarda,annem babam konuşurken yanlarında sesini duyduğum,bazen de kendisiyle konuştuğum. uzun aralıklarla da bir kaç zaman gördüğüm dedem.

öz be öz dedemdi ama hayat maalesef böyle olmasını gerektirmişti.

mesafeler,sağlık sorunları,ekmek kavgası..

ve sonra bir yaz günü geleceğini haber aldım.yıllar sonra dedemi görecektim.

güzel bir yaz günüydü geldiklerinde,ben sınavlarla uğraşıyordum o sırada.

sınavlarım bitti ve 11 yıldır görmediği doğup büyüdüğü ve yaşadığı yere beraber hem de karayoluyla gitmek için yola çıktık.

1 temmuzdu.

bir kaç mola vererek,teni doğuya ilerledikçe kararan anadolu insanlarının kentlerinden geçerek,anadolu bozkırlarının sapsarı tarlarını , buğdayları,toprak kokusunu,morca dağlarını aşıp sonunda ilçemize varmıştık.

ne gariptir anne tarafından dedem,baba tarafından dedemin evinde kalacaktı.

pek fazla zamanımız yoktu.karayolu ziyadesiyle yormuştu yaşlı dedemi.

ertesi gün yıllardır uğramadığı mezarlıklara gittik birlikte. insanın hayatındaki tüm insanların öylece toprak altında olması ağır bir yalnızlıktı. anne-baba-eş-kardeş-abla-arkadaş hepsi toprak altındaydı. yaşadığı anları paylaştığı canlı kimsesi kalmamıştı.

babasının mezarının başında parmakları tam olan eliyle bastonunu, işaret parmağının son boğumunun eksik olduğu eliyle mezar taşını tutarak dayandı dedem. babası çok küçükken ölmüştü. annesiyle büyümüştü. dedem babasına özleminden olacak, ilk evladına babasının adını vermişti.

bir kaç dudak kıpırtısıyla,kutsal kitaptan bir kaç satır okuduk.ezberden.

bakımsız mezarlıkta yakınlarımızı ararken tozlanan ellerimizi yüzümüze sürdük.sapsarı güneşin yüzümüzde top top peydah ettiği terleri aldı götürdü tozlu ellerimiz.

1935’te ölmüştü dedemin babası.daha 3-4 yaşındayken.

zorlukla nefes alırken , size vasiyetimdir , “ölürsem beni babamın yanına gömünüz,başka da vasiyetim yoktur.” dedi.

ilçe büyüdükçe iki mezarlıkta şehrin içinde kalmıştı. bu kez eşinin – anneannemin- yattığı diğer mezarlığa gittik.

mezarlığın ana girişinde 90-100 yıllık mezarlar vardı. balkandan yemenden rusdan gelen gariplerin öylece yattığı mezarlar.taştan mezarlardı.eski yazılı mezarlardı. güç bela sayıları okuyordum. 1310,1315..

başında taştan fes olan bir mezarın yanından geçerken sahibinin, eski bir devlet memuru olduğunu düşündüm, uzun ceketi,bastonu,koyu kırmızı fesiyle bir memur.sonra burası babıali değil dedim kendi kendime.

eski mezarlara bakarken dedem babamın yardımıyla , eşinin mezarının yanına varmıştı.

dudakları kıpırdadı.eli yine yüzüne gitti.

pek uzun kalmadık.

ertesi gün yorgundu. cumaya gitmek dışında evden çıkmadı.200 metre mesafedeki kitabesinde üsküdarlı mehmet ağa yazan 1600 lerden tarih veren ama her nasılsa dışı BTBli camiye arabayla gitti. tabure üzerinde kıldı namazını.

ikinci ezan okunurken kamet verilirken kulağım müezzindeydi ama aklım onunla çocukluğumda gittiğimiz namazlardaydı.ayakta namaz kılabildiği zamanlar benim hafızamda yoktu. hep oturarak namaz kıldığını görmüştüm.

uzaklara gitmeden önce ocakçılık yapmıştı. zaten böyle anılırdı.sorsan devletin ailesine verdiği isimden bile daha çok bilinirdi toplumun verdiği isim.lakap derlerdi.

bizim oralarda yaygındır lakap. bir olaydan,bir özellikten,meslekten,birlikte oluşmuş bir yaşanmışlık sonucu ortaya çıkan,toplumun sana verdiği bir isim gibi lakab.ya da lakap. öyle ki çocukların bile bir ömür o lakapla anılırlardı. örnek verecek olursak- tamamen spontane- burunsuz sarı hasanın oğlu gibi.

dedemin zamanından beri faaliyet gösteren , bir tek adı aynı kalsa da hâlâ varlığını devam ettiren bir kahve vardı. tam da hökmet konağının karşısında. babam ben ve dedem yorgun olduğu ertesi günden sonra o kahveye gittik. orada oturdu,zorlukla bir soda içti. halbuki ben küçükken günde 5-6 şişe KINIK sodası içerdi.kupkuru temmuz sıcağında dedemi tanıyan hepsi dedemden asgari 10-12 yaş küçük bir kaç kişiyle sohbet etti.

ertesi gün yola çıktık.istikamet istanbuldu dedem için ama bu sefer uçakla gelecekti. gelirken karayolu çok yormuştu.

istanbulda geçirecek bir kaç günü daha vardı. bu bir kaç günde en son uzaklara giderken gördüğü yerleri tekrar görmek istedi.

dışı sarı boyalı kerpiç evinin bir odasının duvarına boğaz köprüsü açıldığı zamandan kalma,üzerinde köprünün olduğu bir duvar halısı asılı kalmıştı bir kaç yıl. uzaklara gidince o evi de satmıştı. duvar halısının akıbetini bilmiyorum.

sultanahmeti,eminönünü,sirkeciyi gezdi hem de yürüyerek. zorlukla yürüyen dedeme biraz da babamın ısrarıyla can gelmişti.

yıllar evvel daha hacılar haca sultanahmetten giderken,daha otogar topkapıdayken,daha şüheda sınıfı vapurlar yokken dedem uzaklara gitmek için istanbula gelmişti.

dilini bilmek şurda kalsın, gideceği yerin neresi olduğundan bihaber gitmişti uzaklara.

giderken sultanahmet camisinden bir avuç toprak aldım,yanımda götürdüm demişti.

çocuk aklımla hiç soramamıştım , “sonra ne yaptın o toprağı?” diye.

sonraki birkaç günü evde geçirdi.ve geldikten on gün sonra -tüm ısrarlarımıza rağmen- geldiğinden daha canlı ve moralli olarak gitti.

sarıldık ve helalleştik.

bu onu son görüşümdü. nereden bilebilirdim ki?

bir kaç ay sonra hastaneye yattığını duyduk. hastanede yattığı sırada torunlarından birinin bir çocuğu oldu.

durumu bir iyileşip bir kötüleşiyordu. her gün telefonla durumunu öğreniyorduk.yine aradığımız bir akşam , bir kaç saat önce ruhunu teslim etti dediler.

halbuki biz yine durumunu sormak için aramıştık.

hastaneden canlı çıkamadı.

27 aralıktı.

bir kaç ay önce beraber gittiğimiz yollara bu sefer o olmadan düştük.

istediği gibi babasının yanına mezarı kazıldı.

sabaha karşı dedem doğduğu yere geldi. bir kaç saatliğine morga teslim ettik.

31 aralıktı.

31 aralık cumaydı.

kar yağarken defnettik dedemi.

tazecik mezarından bir avuç toprak aldım.

dedem ilçeye yaklaşırken başlayan kar,namazı sırasında da, mezarlığa giderken de,dedemi defnederken de devam etti. ta ki önceki gün başladığı saatlere kadar.

bir avuç toprak yıllar önce emanet alındığı yere iade edilmek üzere benimle geldi.

hayatımdaki en acayip 31 aralıktı.

yeni vapurlarda içimin ısınamadığı şeyler..

hani böyle ergen bir evladınız vardır.

aslında sizin olduğu için bile yalnızca onu çok seversiniz.
karganın yavrusu kendine kuzgun görünür misali.
ama bu ergen öyle gerizekalı triplere girer ki önünü almayı bırakın , öngörmek bile mümkün olmaz.

misal saçlarını bieber gibi tarar,kaşına çizik attırır, gel yenisini aliyim desen yine de o yırtık pırtık konverslerini diyer hatta sürekli duman dinler.

neyse birkaç sene sonra düzeleceğini ümit ederek göz yumarsınız.

işte bazı noktalarda yeni 5 vapur için tam böyle hissediyorum.
gençtir tazedir ergendir geçer diye ümit etmek istiyorum.

ama bunların değişmeyeceğini farkediyorum sonra.

işte bu yazımızda sizlerle ( sayın seyirciler tribine 3. yazıda kavuştum) bu yeni vapurların gözümüzü bozan,gönlümüze darlık veren boğumlarını kıvrımlarını paylaşacağız.

1-) DİREKLER :

bütün vapurların tepesinde iki ana direk bulunuyor.bu iki direk ya kaptan köşkünün üstünde bacadan önde (ya da bacaların arkasında kıç yakın olmak üzere ) ya da başüstü güvertesinin üstünde oluyor. gemici olmadığım için terimlere o kadar hakim değilim.
bu gemilerde direklerin biri bacanın önünde diğeri ise anlamsızca uzak olacak şekilde baş bodoslamanın hizasında neredeyse.bu ise zaten kısa ve geniş gözüken gemiyi tam bir obez gibi gösteriyor.hem bu direk fazlaca uzun ve ince.biraz daha kısaltılıp genişletilmesi gerekli ve alıştığımız yere nakledilmeli.

baca ile kaptan köşkü üzerindeki direk ise baka baka anlam veremediğim 3 şerefeli minare hesabı saçma sapan çıkıntılar taşıyan bir seren direği.. bu direk gemiye karakter veren birşey. dik ve kesintisiz olmalı. ve bitiş yeri adamın gözüne gözüne girmeli. fakat bu direklerde bu nitelikler yok.bu konuda PAŞAnın direkleri güzel bir örnek oluşturabilir.

2-) CAMLAR:

teknik gelişti , devir değişti panaromik camlar son derece keyifli ve hoş fakat anlam veremediğim nokta ise ilk çizimlerinde bütün panaromik camlar birbirine uygun ve orantılı gözüküyor. ama gel gelelim ki bu gemilerin yanlardaki ve kaptan köşkündeki panaromik camları birbirine uygunken üst güvertenin camları küçülüyor ve sayısı artıyor ve kareleşiyor.halbuki bu panaromik olayı tam bir dikdörtgen. burada ise işte profilden güzel gözüken gemi karşıdan suratına bakılmaz bir hal alıyor.

3-) KAPTAN KÖŞKÜ:

kaptan köşkü hariç gemilerdeki tüm eğimler birbiriyle orantılı ve yaklaşık bir simetri taşıyor. en azından birbirine uygun. göze batmıyor fakat kaptan köşkünün camlarının ise tam tersi yönde bir eğimi var.yani kaptan köşkü burun gibi dışa doğru çıkık. hangi ş.hayriye vapurunda bu vardır ki? bu ise kaptan köşkünü iyice şişiriyor ve gözü rahatsız ediyor.

bunun yanında kaptan köşkünün bacaya doğru inanılmaz bir çıkıntısı var. tabiki gemi çalışanlarının rahatı için gerekli alanlar var ama bunu en azından saklayabilirsiniz değil mi? bu çıkıntı maltepede ve paşada da var fakat saklayan güzel saklamış. yeni nesillerin tepesinde ise nerdeyse 2+1 daire taşınıyor.

ve tabi o eşşek kadar küpeşteler yok mu kaptan köşkünün üzerinde? suhuletin küpeşteleri bile bu kadar sırıtmıyor vallahi..

4-) GENİŞLİK:

şirket vapurları yıllar yılı uzun ve incedir. boğaz iskelelerinde bir o kıyıya bir diğer kıyıya kolay yanaşmaları için uzun ve ince olarak evrilmişler. sonra bu uzun inceliğin estetikliğine öyle alışılmış ki , bahçekapı ve korutürk bile kabul görmüş. fakat bu gemiler inanılmaz geniş.boyu o kadar kısa olmasa bile bu genişlik bu vapurları daha kısa gösteriyor. KISA VE GENİŞ. alışamadım alışamadım. birden 50 kilo almış madamlar gibiler. sanki fastfood dan başka yiyecek bilmez amerikan evlatları gibiler.

bunların dışında hızlarına,konforlarına,tabanların bombesiz oluşuna,klimalı olmalarına,sarsıntısız olmalarına,yanaşmadaki hızlarına manevra kabiliyetlerine diyecek hiçbir şey yok.bu konularda takdiri hakediyorlar.

ama işte dedim ya..

görüntülerine alışamıyorum.

devekuşlarından sonra hele.hiç alışamıyorum.

ergen çocuğunuz vardır.gençtir tazedir.çok seversiniz.birkaç seneye geçecek bu ergen görünüşleri dersiniz.

ama bu vapurların görünüşleri değişmeyecek.sebze çorbasına talim.biz de mecburen konforu güzel tipi kayık vapurlara bineceğiz.

belirtmek de fayda var ki;

tabiki bu gemiler yenileriyle değişecektir. fakat eskiler bu denli uzağa neden atılmaktadır?

aliağaya söküme gitti haberini almaktansa,beykozda,şilede,samsunda,hasköyde,yalovada bir iskelede hapsedilmelerine şükür demek zorunda kalıyoruz.

bu da olsa olsa LAPAYA TALİM olur.