banliyö

başımda gitmeyen iç bulandırıcı bir ağrı türedi.

bir kaç gündür bu böyle.

pazartesi olunca havanın aniden değişmesi fena canımı sıkıyor.

vapur, öğlen saati.

amma yine de kalabalık.

aslında o kadar kalabalık değil fakat son derece gürültülü.

gürültü kalabalığı çoğaltıyor.

yanımda elli yaşına çok yakın bir hanım.

bayağı bir zevkle süslenmiş.

elinde akıllı-telefon.

durmaksızın telefon.

ihale diyor, çek diyor, hisse diyor, londra diyor, iki saat kirkbeş dakika diyor , yetmişbeşbin diyor. diyor allah diyor.

başımdaki iç bulandırıcı ağrı iyice kudurdu.

bahçekapının acelesi yoksa da benim var.

hadi be bahçekapı hızlan biraz.

vallahi okuduğumu anlamıyorum iyiden iyiye.

hem gözüm bugün mutaddan daha bulanık görüyor.

bahçekapı bize kulak asmıyor.

sarayburnu civarında dayanamadım dışarı zor attım kendimi.

yanaştık.

adetimdir. iskelenin verilmesini beklemeden vapurdan atlıyorum.

hızla yürüyüp harem iskelesinin önündeki ışıklardan karşıya geçiyorum.

garın önü fevkalade güzel oldu.

fakat o benzinci oradan kalkacak.

lamı cimi yok.

gara zarar geleceğini bilmesem, gece gelir, basarım molotofu.

( neyi nereye basıyorum? biz kanun adamıyız. )

garın, caminin altına doğru denk gelen “beton ve pimapen” çirkin kapısından girdim.

kapının kapandığını işaret eder bir zil çaldı turnikelerden geçerken.

önce tren sandım.

fakat sonra tramvaydan geldiğini anladım.

garın demir peronlarının üstünde yürürken bu sefer düdük çaldı.

baktım herifçioğlu gidiyor.

en sondaki vagona alelacele girdim.

girmemle beraber kapı kapandı.

eski tren setlerinden birindeyiz.

dünyada rast gelinebilecek en rahatsız plastik koltukları ihtiva eden tren setidir bu.

yenikapıdan sonra bir kaç yer boşaldı .

en son vagonun en arkasındaki tekli koltuğa oturuyorum.

yanımda ayrı bir grup halinde 3 tekli koltuk.

karşımda tam bana bakan tekli bir koltuk.

koltukta şakaklarına kar yağmış kel bir adam var.

beyaz tenli, gözleri kahve, yanakları hafif kızarmış.

beton grisi bisiklet yaka bir tişört giymiş. koyu gri kadife bir pantalonu var.

nerden baksan yaşı altmış.

güneş alabildiğine vuruyor.

güneş gözlüğümü takıyorum.

terliyorum.

terliyorum.

halbuki meteoroloji gök gürültülü sağanak demişti.

karşımdaki kel adamın telefonu çalıyor.

önce gayet sıradan bir “alo” diyor.

bir müddet telefonu dinliyor.

” -je suis à Istanbul en Turquie maintenant “
” -Je vous appellerai quand je suis de retour”

kapatıyor.

kocamustafapaşada aynı adam soruyor:

” -oğlum bakrikoy istasıyonu burasi midir? ”

türkçesi fena halde kırık.

o da farkında bunun.

ikimizde gülüyoruz.

yok amca diyorum, daha var, ben sana haber veririm.

seviniyor.

” -yirmi senedir gelmedim oğlum türkiye’ye, değişmiş her yer ” diyor.

oğlum demesi gayet samimi ve içten. hoşuma gidiyor.

“hakkınız var.her yer değişti ama buralar pek değişmedi.” diyorum.

(banliyö civarını kastederek elimle havada bir daire çiziyorum)

kafasını sallıyor.

“-anladığım kadarıyla gurbettesiniz?”

gözümün içine bakarak “-paristeyim.” diyor.

“-kırkiki senedir.”

ve ekliyor.

“aslen mardinliyim.”

sonra susuyoruz.

bir süre yola bakıyoruz.

kafamda sorular beliriyor.

ermeni yoksa süryani mi?

acaba neden gitti buralardan?

kendi mi gitmek istedi yoksa mecbur mu kaldı?

istanbulda mı büyüdü yoksa mardinden mi göçtü?

arkasında sevdiğini bırakıp mı gitti?

yoksa orda onulmaz yaralar mı edindi?

parisin neresinde kalıyor acaba?

bu sırada yenimahalleden hareket ediyoruz.

mütebessim soruyor:

” niye terliyorsun oğlum yoksa tansiyon hastası mısın? “

yok amca güneş vuruyor diyorum.

gülüyor.

peşisıra soruyorum:

” kimseniz var mı burda? ”

” -bir amcam kaldı.şimdi de onun yanına gidiyorum. ”

bu sırada bakırköye çok az kaldığını farkediyoruz ikimizde.

birbirimize bakıyoruz.

sırrını paylaşır gibi öne eğiliyor biraz daha.

ben de yaklaşıyorum.

” -kırk iki senedir unutamadım oğlum turkiyeyi. ”

diyor.

” hâlâ her gece rüyamda görüyorum, türkiye unutulmaz. ” diyor.

bakırköye geldik artık.

elini uzatıyor.

“peki oğlum, yardımın için sağol.” diyor.

elimi sıkıyor.

son cümleleri boğazımı düğümlüyor.

gurbetlik çekeni ancak gurbetlik çeken anlar ya hani.

gözlerindeki hüznü.

içindeki özlemi.

el sıkışırken yalnızca “ne demek amca” diyebiliyorum.

kapılar açılıyor.

paris trenlerine pek benzemeyen bu eski trenden insanlar iniyor.

inerken sağ eliyle bir kez daha selamlıyor beni.

gar çıkışına doğru yavaş adimlarla sallana sallana gidiyor.

arkasından bakakalıyorum.

20121022-165410.jpg

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s