baba oluyorum.

baba oluyorum.

hem de çok az kaldı inşallah.

***

bir erkeğin hayatı dünyada herhalde 2 kez alt üst oluyor.

birincisi evlenmeye karar verdiğiniz ve evlendiğiniz zaman.

ikincisi ise sevdiğiniz kadınla kurduğun o küçük ve iki kişilik dünyanın artık 2 kişilik olmayacağını öğrendiğiniz anda.

bir erkek bekar yaşadığı süre boyunca -istisnalar dışında- başına buyruk yaşar, sadece kendini düşünür. evlenmeye karar verdiğinizde ise bu tamamen değişiyor. Artık 2 kişilik yaşıyorsunuz ve tüm hayatınızı 2 kişilik yaşıyor ve kararlarınızı 2 kişilik olarak alıyorsunuz.

***

eşim benim lise aşkım/arkadaşım. yani uzun yıllardır beraberiz. neredeyse bütün hayatımızı birlikte inşa ettik.

diyebilirsiniz ki “siz zaten kaç senedir birliktesiniz artık bir farkı kalmamıştır”.

emin olun, her gününüzü birlikte geçirdiğiniz insanla düğünden sonra aynı eve adım attıktan sonra her şey yeni başlıyor.

Bunu kötü bir durummuş gibi düşünmeyin. Aksine dedim ya her şey yeni başlıyor. Zorlukları da var güzellikleri de.

Neyse düğün telaşı bittikten sonra evin kapısı kapanıp 2 kişi kaldığınızda , kendi kabuğunuzda bir yuva kuruyorsunuz. bir hayat kuruyorsunuz. bir düzen. bir şekilde bu düzen devam ediyor.

***

ta ki küçük bir mucize hayatınıza girip tüm hayatınızı gerçekten altüst edene kadar.

ister içgüdü deyin, ister toplumsal şartlanmışlık, ister öğretilmiş ebebeynlik.

o sıpanın geleceğini öğrendiniz ya, artık hiçbir şey eskisi gibi OL-MA-YA-CAK.

***

sakin olun.

bunu telaşlanın diye söylemiyorum. Sadece eşinizle kurduğunuz o küçük dünya artık sona erecek. yeri geldiğinde başına buyruk, yeri geldiğinde umarsız ve canı nasıl isterse öyle yaşayan genç-evli hayatı artık yok.

artık her an tetikte olmanız gereken, her an onunla ilgilenmeniz gereken ve her an onu koruyup-kollayıp en iyi şartlarda yaşatmanız gereken bir bıdık var. BAM BAM BAM.

***

ben ki hayatı boyunca kendinden başka bir şey düşünmemiş 4 kardeşin en küçüğü,tabiri caizse tekne kazıntısı idim. şimdi hem eşimden hem de bebeğimden sorumluyum. onların karnı tok-sırtı pek olmasını sağlamak zorundayım.

bunun ne kadar ürkütücü oldğunu düşünün.çoğu erkek zaten bundan ürküp evlenmekten ve çocuk sahibi olmaktan uzak duruyor.

bir kere maddi boyutu var bu işin.

ne de olsa anne evi rahat. karnın doyuyor, çamaşırın yıkanıyor, bulaşığın toplanıyor, ütün yapılıyor, kira/fatura derdi yok. az buçuk elin ekmek tutuyorsa keyfe keder yaşarsın. neden bu rahatlığı bırakıp aile kurasın ki?

ikincisi de manevi yükü.

neyse bizim için o günler geride kaldı.

dedim ya bir erkeğin hayatındaki 2 büyük kırılma noktası da yaşandı benim için.

ve sizi temin ederim ki, bekar günlerimi hiç özlemiyorum. aile kurmak ve aileyi büyütmek çok güzel. sadece anne/babamın artık yaşlandığını görmek beni üzüyor.

***

gelelim bizim küçük mucizemize.

15 temmuz gecesini nasıl geçirdik sonrasında neler yaşadık ülkece biliyorsunuz. biz de benzerlerini yaşadık. evimiz köprüye yakın olduğundan köprüdeki dehşeti yaşadık. mahallemizden şehit cenazeleri kalktı birer birer.

hainlerin isyanı bastırıldıktan ve ortalık durulduktan sonra biz de bir kaç günlüğüne tatile gidelim dedik.

yolda giderken susurlukta mola verdik. tostu ısırıp ayranı içerken hanım “ben bu ay adet olmadım” dedi.

ordan sonra film koptu.

tatil beldesine varır varmaz eczane aradık. haftasonuna denk geldiği için zar zor bulduk. test aldık. sonuç pozitif.

ikna olmadık.

pazartesi sabahın köründe millet denize giderken biz hastaneye gittik.

artık orda ikna olduk.

bu güne kadar bebeğimiz olsun diye bir çabamız olmamıştı.

bebek yapalım diye plan dahi yapmamıştık. hatta ilk 3-4 sene rahat rahat gezelim bebek yapmayalım derdik.

ama hayatta her şey plandığınız gibi olmuyor. iyi ki de olmuyor. yoksa ne kadar saçma hayatlarımız olurdu.

***

bebeğimiz olacak. günler günleri kovaladı ve artık son 4-5 haftadayız inşaallah.

heyecan dorukta.

bebek daha gelmeden kendisi için hazırlıklar/değişiklikler yaptırıyor size.

neler mi yaptık?

eşim işini değiştirdi. gün içinde daha serbest olabileceği bebeğimizle daha iyi ilgilenebileceği bir yöntemle çalışmaya başladı.

biz ofisimizi değiştirdik. eşimin çocuğu bana bırakması durumunda daha müsait olabileceğimiz bir ofise geçtik.

birlikte olduğumuz süre boyunca bize yetecek küçük evimize bebekle sığmayacağımızı anladığımızdan evimizi değiştirdik.

yaptığımız hazırlıkları saymıyorum bile.

bebek için ne gerekiyorsa gerekli olan her şey imkanlar el verdiği ölçüde hazırlanıyor.

***

daha uzun uzadıya anlatılacak çok şey var.

ama kısaca söyleyeyim “heyecandan içim kaynıyor”.

öğrendiğim ilk günden beri onu kucağıma alacağım anın hayalini kuruyorum.

inşallah hayallerimiz gerçeğe döner.

 

 

 

 

 

 

 

 

tuttuğum değil tutulduğum takım

her şeyi aslında bu pankart özetliyor.

biz biraz tekne kazıntısı oluyoruz aile içinde. abimle aramızda nerden baksan 13 yıl var.

abim gençliğinde futbol oynamış, çok yetenekli, futbolcu olma hayalleri kurmuş fakat küçük bir anadolu kasabasında olmanın doğurduğu teknik yetersizlik ile babamın ‘futbolcu olacağına, oku adam ol’ noktasındaki köstekliği birleşince futbol içinde bir ukte olarak kalmış.

tabi imkanlar da yetersiz .
neticede o yıllar peder bey memur olmuş amma özümüzde taşralı çiftçi ailesiyiz.

velhasıl abim sıkı bir cimbomlu.

babam  yapacak başka işi olmazsa futbolu izler, takip eder. fakat herhangi bir takım tutmaz.

(memleket takımı birinci lige çıkıp şampiyonluğa oynayınca memleket takımıyla ilgili gözükmeye başladı. hatta bugün ‘istanbul belediyeye dört atmış bizimkiler’ dedi. ben de valla ‘bizimkilerin maç yarın denizliyle’ dedim.gülüştük.)

siyasette ve futbolda taraf olmayı pek sevmez. uç olmayı ve fanatikliği,özellikle siyasette, hep dışlar. peder bey kısacası abimden ve cimbom-sever aile çevremizden ötürü cimbomlu gözükür. pek de umrunda değildir açıkçası. bizim de kendimizi kaptırmamızı engellemeye çalışır.

ama babamla maç izlemek ayrı bir sıkıntıdir. hakeme takılır. zaman geçiren oyuncuya takılır. özellikle yabancı maclarda tüm kararlar bilerek aleyhimize verilir ona göre. gollerin yarısı ofsayttır.

maçı hem kendi izlemez hem de bize izletmez.

bize gelince…
efendim biz de yaşımızın küçük olması sebebiyle ve buyuk biraderimin etkisiyle cimbomlu oluyoruz ister istemez. bu,biraz irademiz dışında gerçekleşiyor.

öncelikle ailede cimbomlu olmazsak ayıplanma riski var.
sonrasında ise bizim cimbomlu olduğumuz yıllarda cimbom avrupa sahnesinde yeni yeni adımlar atıyor. euro 96 heyecanları, ardından 4 sene üstüste şampiyonluk, avrupa maceraları derken medyanın da pompasıyla ortalık cimbom diye kasıp kavruluyor.

(biz o sıralar taşralı çiftçi ailesinden,çoktan küçük burjuva memur ailesine doğru ilerliyoruz.)

Avrupa kupaları falan derken, bir sürü küçük anadolu şehrinden sonra milenyum bize istanbulu getiriyor. istanbula geliyoruz. tayin çıkıp da geliyoruz. aslında yerleşmek niyetiyle gelmiyoruz ama yıllar içerisinde buraya çakılıp kalıyoruz.

milenyumla beraber artık maçları stadda izliyoruz. samiyen eve yakın. bilet fiyatları da ucuz. sık sık eski açıkta bazen yeni açık üstte yerimizi alıyoruz. bazen kapalıya giriyoruz.

ilk şoku maçlara gidip geldikçe yavaş yavaş yaşıyoruz. hiç bizim tv’den izlediğimiz gibi dönmüyor burada işler. oysaki bizim tuttuğumuz takıma ait olmalıydı ‘bütün iyi hasletler’.
biz oradan tertemiz görürdük bu sahanın yeşil çimlerini. fakat görüyoruz ki kazın ayağı hiç öyle değilmiş.
müthiş bir hayalkırıklığı.

(bu arada beşiktaşta liseye başlıyoruz.)

ikinci şoku lisemizin semtiyle birlikte yaşıyoruz. çevre motivasyonu ile medya tarafından bize izletilenden farklı olarak etrafta bambaşka takımlar,bambaşka taraftarlar,bambaşka renkler de mevcut.

özellikle ‘önde gelen üçlünün’ herbirinin kendine atfettiği ‘en büyük biziz’ yalanı, oluşturulmuş sahte kimlikler, çok yüceltilen fakat aslında hiç de öyle olmayan şanlı tarih yalanları,içi boş taraftar grupları, anlamsız holiganlık, ancak ÖTEKİ üzerinden kimlik oluşturabilen kimliksiz takımlar, ezbere söylenmiş sakız gibi olmuş tribün besteleri, derken internetle beraber öğrendiğimiz zamanında kan dökülen aşağılık kavgalar, medyanın anlamsızca pompaladığı mavralar, hepimizi aptal yerine koyan bir grup insan, taraftarı ekmek kapısı olarak gören klüpler,stadlarda ağıza alınmayacak küfürler,ancak çoğunluğun gücüne sığınarak kendini ifade eden bir sürü güçsüz insan, insanlığını kaybetmiş saygı kavramını yok etmiş taraftarlar..

kısacası, adını çok sonra öğrendiğimiz, endüstriyel futbol derler, bir mikrop sarmış buraları..

( bu üç takımın saygıdeğer efsanelerini tenzih ederim. onlar gönlümüzde apayrıdır.)

biz ise küçük anadolu kasabalarında tüm saflığımızla inanmış ve sevmiştik bu takımları.tüm iyi hasletleri,güzellikleri,onur ve gurur abidesi olarak gördüğümüz bu takıma layık görmüştük.o zamanlarda, yalnızca abimiz ve ya babamız eşliğinde kahvehanelerde televizyondan izleyebildiğimiz zamanlarda inanmıştık.

bu sırada liseden bir arkadaşımızın,14 yaşında,derbi gününden önceki cuma,ev sahibi takımın semtinde,son iki ders beden eğitimi olduğu için üstünü değiştiremeden okuldan çıkması,kışlık montunun altından gözüken bir parça diğer-renkten forma yüzünden,ev sahibi takımın semtinin çocuğu olmasına rağmen,o semtteki evine giderken,ortalık yerde sopa yemesi tuz biber oluyor.

bırakıyorum maçlara gitmeyi.

soğuyorum her şeyden atkıları ve formaları kaldırıyorum .
gazetelerin spor sayfalarını okumuyorum.

futbol yalnızca arkadaşlarla oynarken güzel geliyor artık.

aynı sınıfta olduğumuz bir arkadaş(sonradan uçak mühendisi oldu) karagümrük atkısına geliyor okula her gün. beden eğitiminde kırmızı siyah bir forma giyiyor.

ben ise o güne kadar karagümrüğü yalnızca çete ismi sanıyorum.
arkadaş anlatıyor: 1926’da kurulmuş klübümüz. fatih karagümrük spor klübü tam adımız.

benim ise gümrük denince aklıma ‘propaganda’ filmindeki gümrük gibi bir yer geliyor.
öndeki ‘kara’ için ise aklıma gelen: ‘demekki bunların alayı kabadayı baksana isimleri bile kara’ düşüncesi.
(çünkü bizim oralarda birine kara denirse ya esmerdir ya da gözükaradır.)

soruyorum : “abi iyi hoş da karagümrük ne demek?”
arkadaş cevaplıyor : fatih zamanında osmanlının karadaki gümrüğü bizim orası olduğu için bizim orasına kara gümrüğü derlermiş sonradan söylene söylene karagümrük olmuş.

anlatmaya devam ediyor. ‘o futbolcu bizden yetişti bu futbolcu bizden yetişti’ gibi cümleler kuruyor.arkadasimizin kendisi de karagümrükün bizim yaş grubundaki takımının kalecisi o sıralar.

karagümrüğü anlatmaya devam ediyor: “bizim bir de kardeş takımımız var : Karşıyaka ” diyor.

“nasıl yani?” diyorum . “kardeş takım mı?”

tabi, diyor, ne sandın ?

“iki takım nasıl kardeş olabilir ki?” diye düşünüyorum.

hafsalam almıyor.

hep kavga gürültü olur diye bildiğimiz için,aksi yönde bir düşünce çok acayip geliyor.

( zamanla öğreniyorum ki gümrüğün kanlı bıçaklı bir cok rakibi varmış. )

kardeş takımı anladıktan sonra Karşıyakayı merak ediyorum.
etrafımda o sırada bir karşıyakalı olmadığından bu soruyu kimseye soramıyorum,zamanla da unutuyorum.

fakat bildiğimiz bir kaç şey var, bir yerlerden işittiğimiz; kırmızı-yeşil,Göztepenin (Göztepenin beşiktaştan 6 yediği yıllar) rakibi, İzmir takımı.
hepsi bu kadar.

(aradan zaman geçiyor.artık üniversite kapılarını aşındırıyoruz,maçlara gitmeyi iyiden iyiye bırakmışız)

fakat lisedeki dostlarla kopmuyoruz.
liseden futbolu sıkı takip eder, istinyespor eski kalecisi, hasta Beşiktaşlı bir arkadaşım var.
ikinci ligi de iyi biliyor. yine liseden,basketsever,arada sırada tbf organizasyonlarında görev alan cimbom taraftari bir arkadaşımız var. 

dost meclislerinde yine arada sırada söz karşıyakaya geliyor.

sonra ‘karşıyaka’ sohbetlerimizde uzun uzun konuştuğumuz bir konu oluyor.

bu sohbetlerin birinde, Karşıyaka buraya geldiğinde deplasman tribününe gidelim fikri doğuyor.bu fikir hemen kabul görüyor. ilk maçı araştırıyoruz bir kaç hafta sonra: efes pilsen maçı.

bu sırada ben de Karşıyaka hakkında bir şeyler öğrenmek istiyorum. internetten araştırmaya başlıyorum.

araştırdıkça etkileniyorum.
tarihini okuyorum. yetmiyor bu konuda yazılmış kaynakları okuyorum. daha iyi anlamak için izmir tarihini deşiyorum biraz.

sanki yıllardır özlediğim, eksikliği beni taraftarlıktan uzaklaştıran her şey bu klüpte mevcut. bir kere asla ve kat’a öteki üzerinden bir kimlik oluşturmuyor. çünkü buna gerek duymuyor. bu anlamda türkiyedeki bir kaç takımdan biri.

o dakka vuruluyorum.

videolar belgeseller derken artık karşıyaka temalı rüyalar görüyorum.
bir sabah uyandığımda sanki içimde bir fidanın yeşerdiğini hissediyorum.
artık kafsinkaf içime yerleşiyor.

(kafsinkafı anlatmak ve övmek başka bir yazının konusu, bu yazıda nasıl kafkafı tanıdığımı yazmak istedim.)

artık kafsinkaflıyım ama bir kaç arkadaş dışında kimseye diyemiyorum.
hem nasıl diyeceğim ki?
“ben artık karşıyakalıyım”mı diyeceğim ?

babama desem ne cevap vereceği aşağı yukarı belli : ” adam olmaya niyetin yok eşoğlueşşek” (o sırada yine fakültede çakmışız derslerden)

anneme desem delirdiğimi sanacak.

sevgilim (evvelden gsli zamanlarımı bildigi için) dönek diyecek.

hele fanatik cimbomlu kardeşi ( müstakbel kayınçom ) duysa hüngür hüngür ağlar.

evdekilere,durduk yerde “haberiniz olsun ben artık kafsinkaflıyım.” diyemedim.

fakat şöyle bir yol izledim.
bir gün fakülteden çıkıp, kapalıçarşıdan geçip, mahmutpaşa yokuşundan koyu yeşil ve kırmızı iplik aldım. anneme “anne bana atkı örer misin?” dedim.

önce pek umursamadı. sonra baktı ki ciddiyim “o renk atkı olmaz erkek adama.yoksa sen kominist misin?” dedi.
( boynuna o yeşil fuları sarma çocuk dizesi)

yok,dedim,’kafsinkaflıyım.’

‘ney?’ dedi annem.yüzünde şok olmuş bir ifade.

anlattım biraz spor klübü falan diye. baktım pek ikna olmadı.

ertesi gün ablama sormuş. ablam da pek bilememiş. ama ‘sinkaf küfür demek anne’ demiş. ‘bu oğlan bir örgüte felan girmiş olmasın? renkler de kızıl yeşil?’

akşamına eve geldim annem soruyor ciddi ciddi “biz sana okulu bitir derken sen örgütlere mi girdin” diye.

derdimi anlatana kadar akla kafayı seçtim.

neyse annem, sonra ikna ettik de , atkıyı ördü. yemyeşil bir atkı. bir ucunda eski harflerle kafsinkaf diğer ucunda yeni harflerle ksk yazıyor.

babam pek umursamadı zaten o sıra benden iyice umudu kesmişti.

abim pek bir şey demedi. zaten artık ‘büyüklerle’ ilgilenmediğimi anlamıştı.

sevgilim ‘dönek misin olm sen’ diye ezikledi beni.

bir sürü arkadaş dalga geçti.

bir kısmı anlamaya çalıştı.

büyük kısmı ise şunu sordu:

senin kütük sivas’ta, sen istanbuldasın. nerden çıktı bu karşıyaka ?’

haklılardı.
kütük sivas. yaşadığım yer İstanbul.
hayatımda bir kez, 6 yaşında, izmire gitmişim. onu da hayal meyal hatırlıyorum.
izmir ve civarında tek bir tanıdık akraba yok.
peki bu karşıyaka sevgisi nerden çıktı?

peki karşıyaka lokalinde bir kaç emeklinin oturduğu küçük bir semt klübü mü ? hayır.
peki kafsinkaflı olmak için orda doğmak şart mıdır ? hayır.

çünkü marşlardan birinde dediği gibi Karşıyakalı olunur,karşıyakada doğulur/Karşıyaka aşk,bir kara sevda,Karşıyaka bir tutkudur

bazıları gibi ‘bizim takımlı olunmaz ,bizim takımlı doğulur,bizim takımlı olmayanlar o… çocuğudur’ demiyor kafsinkaflılar.

aradan bir kaç sene geçti.
kafsinkaf aşkımızı artık çevremiz kabullendi.

biz üç arkadaş istanbuldaki bir çok maçında kafkafı yalnız bırakmadık.
hatta işi abarttık izmire dahi gittik. göztepe maçında kapalıydaydık.
yıllar gönül verdiğimiz bu takımı evinde izlemek için.(gerçi henüz gerçek bir stadımız yok ama)
gittik ve çok sevdik o beldeleri. bizi yanıltmadı kafsinkafın insanları ve tribünü. burda yazılanları anlattığımızda inanamayanlar oldu. yemek ısmarlamak isteyenler, misafir etmek isteyenler.

şimdi ise bu koca klüp 100 yılı devirdi.
biz 200ü göremeyeceğiz.
ama 100 görmek gurur verici.

kafsinkaf için dileğim ise hakettiği yerlere gelmesi, endüstriyel futbolun çarklarında kaybolmamasi, yeni şubeler ile genişlemesi.

ve tabi sporda şiddete her daim karşı olduğumuzdan kendisine yakışmayacak kısır döngü içerisinde devam eden,şiddet dolu sidik yarışlarından uzak durmasını temenni ediyorum.

biz elimizden gelen desteği her zaman vermekten geri durmayacağız.

kısacası, karsiyaka tuttuğum değil tutulduğum takimdir.

hem de hiç görmeden önce, yüzlerce kilometre uzaktan.

20121126-041011.jpg