Doğumgününde dedeni kefenlersin.

Bitmeyecek ve hiç değişmeyecek gibi yaşarız hayatı.

Ama hayatınız bir anda değişebilir, beklenmedik bir anda bitiverir.

Hayat böyledir.

Ama biz ölmeyecek gibi yaşarız.

Günler aylar sonrasını planlarız kendimizeden çok emin bir şekilde. Hayatı çok ciddiye alır, kendi küçük dünyamızdan başka bir şey düşünmeyiz.

Halbuki bu hayatın tek saniyesine bile hükmümüz geçmez.

Sonra bir haber gelir. Kuşun kafesinden kurtulması gibi bir can bedeninden öylece süzülür. Hep var sandıkların yok olur hiç yaşamamış, o evlerde odalarda hiç oturmamış gibi. Her şey geride kalır. Can tenden sıyrılır. Biçare kuş kafesinden uçup sonsuz gökyüzüne kavuşur.

Yaş aldıkça yaşgünlerin de değişir. Yıllar hızlanır.

Yeni nefesler eklenir ömrüne. Mesela hiç beklemediğin bir anda evlat kokusu siniverir hayatına. Hiç bitmesin istersin bayılana kadar koklamak istersin.

Sonra hesap yaparsın Dedenle evladın arasında 100 sene vardır. Tam 100 sene. Geçmişin ve geleceğin.

Koca alem deveran ederken bu ayrıntılar zerredir. Dünya pencereden bir anlık bakıştır. Sıranı bekler bakıp geçersin. Doğumgününde dedeni kefenlersin.

Başladığı yerde biter tüm yolculuklar.

Ve bir ayet sıcaklığı sarar insanı, İnna lillah ve inna ileyhi raciun.

Reklamlar

hayatımdaki en acayip 31 aralık

dedem vardı.

uzaktaydı.çok uzakta.

bildim bileli hastalıklarından şikayet ederdi.bayramlarda,annem babam konuşurken yanlarında sesini duyduğum,bazen de kendisiyle konuştuğum. uzun aralıklarla da bir kaç zaman gördüğüm dedem.

öz be öz dedemdi ama hayat maalesef böyle olmasını gerektirmişti.

mesafeler,sağlık sorunları,ekmek kavgası..

ve sonra bir yaz günü geleceğini haber aldım.yıllar sonra dedemi görecektim.

güzel bir yaz günüydü geldiklerinde,ben sınavlarla uğraşıyordum o sırada.

sınavlarım bitti ve 11 yıldır görmediği doğup büyüdüğü ve yaşadığı yere beraber hem de karayoluyla gitmek için yola çıktık.

1 temmuzdu.

bir kaç mola vererek,teni doğuya ilerledikçe kararan anadolu insanlarının kentlerinden geçerek,anadolu bozkırlarının sapsarı tarlarını , buğdayları,toprak kokusunu,morca dağlarını aşıp sonunda ilçemize varmıştık.

ne gariptir anne tarafından dedem,baba tarafından dedemin evinde kalacaktı.

pek fazla zamanımız yoktu.karayolu ziyadesiyle yormuştu yaşlı dedemi.

ertesi gün yıllardır uğramadığı mezarlıklara gittik birlikte. insanın hayatındaki tüm insanların öylece toprak altında olması ağır bir yalnızlıktı. anne-baba-eş-kardeş-abla-arkadaş hepsi toprak altındaydı. yaşadığı anları paylaştığı canlı kimsesi kalmamıştı.

babasının mezarının başında parmakları tam olan eliyle bastonunu, işaret parmağının son boğumunun eksik olduğu eliyle mezar taşını tutarak dayandı dedem. babası çok küçükken ölmüştü. annesiyle büyümüştü. dedem babasına özleminden olacak, ilk evladına babasının adını vermişti.

bir kaç dudak kıpırtısıyla,kutsal kitaptan bir kaç satır okuduk.ezberden.

bakımsız mezarlıkta yakınlarımızı ararken tozlanan ellerimizi yüzümüze sürdük.sapsarı güneşin yüzümüzde top top peydah ettiği terleri aldı götürdü tozlu ellerimiz.

1935’te ölmüştü dedemin babası.daha 3-4 yaşındayken.

zorlukla nefes alırken , size vasiyetimdir , “ölürsem beni babamın yanına gömünüz,başka da vasiyetim yoktur.” dedi.

ilçe büyüdükçe iki mezarlıkta şehrin içinde kalmıştı. bu kez eşinin – anneannemin- yattığı diğer mezarlığa gittik.

mezarlığın ana girişinde 90-100 yıllık mezarlar vardı. balkandan yemenden rusdan gelen gariplerin öylece yattığı mezarlar.taştan mezarlardı.eski yazılı mezarlardı. güç bela sayıları okuyordum. 1310,1315..

başında taştan fes olan bir mezarın yanından geçerken sahibinin, eski bir devlet memuru olduğunu düşündüm, uzun ceketi,bastonu,koyu kırmızı fesiyle bir memur.sonra burası babıali değil dedim kendi kendime.

eski mezarlara bakarken dedem babamın yardımıyla , eşinin mezarının yanına varmıştı.

dudakları kıpırdadı.eli yine yüzüne gitti.

pek uzun kalmadık.

ertesi gün yorgundu. cumaya gitmek dışında evden çıkmadı.200 metre mesafedeki kitabesinde üsküdarlı mehmet ağa yazan 1600 lerden tarih veren ama her nasılsa dışı BTBli camiye arabayla gitti. tabure üzerinde kıldı namazını.

ikinci ezan okunurken kamet verilirken kulağım müezzindeydi ama aklım onunla çocukluğumda gittiğimiz namazlardaydı.ayakta namaz kılabildiği zamanlar benim hafızamda yoktu. hep oturarak namaz kıldığını görmüştüm.

uzaklara gitmeden önce ocakçılık yapmıştı. zaten böyle anılırdı.sorsan devletin ailesine verdiği isimden bile daha çok bilinirdi toplumun verdiği isim.lakap derlerdi.

bizim oralarda yaygındır lakap. bir olaydan,bir özellikten,meslekten,birlikte oluşmuş bir yaşanmışlık sonucu ortaya çıkan,toplumun sana verdiği bir isim gibi lakab.ya da lakap. öyle ki çocukların bile bir ömür o lakapla anılırlardı. örnek verecek olursak- tamamen spontane- burunsuz sarı hasanın oğlu gibi.

dedemin zamanından beri faaliyet gösteren , bir tek adı aynı kalsa da hâlâ varlığını devam ettiren bir kahve vardı. tam da hökmet konağının karşısında. babam ben ve dedem yorgun olduğu ertesi günden sonra o kahveye gittik. orada oturdu,zorlukla bir soda içti. halbuki ben küçükken günde 5-6 şişe KINIK sodası içerdi.kupkuru temmuz sıcağında dedemi tanıyan hepsi dedemden asgari 10-12 yaş küçük bir kaç kişiyle sohbet etti.

ertesi gün yola çıktık.istikamet istanbuldu dedem için ama bu sefer uçakla gelecekti. gelirken karayolu çok yormuştu.

istanbulda geçirecek bir kaç günü daha vardı. bu bir kaç günde en son uzaklara giderken gördüğü yerleri tekrar görmek istedi.

dışı sarı boyalı kerpiç evinin bir odasının duvarına boğaz köprüsü açıldığı zamandan kalma,üzerinde köprünün olduğu bir duvar halısı asılı kalmıştı bir kaç yıl. uzaklara gidince o evi de satmıştı. duvar halısının akıbetini bilmiyorum.

sultanahmeti,eminönünü,sirkeciyi gezdi hem de yürüyerek. zorlukla yürüyen dedeme biraz da babamın ısrarıyla can gelmişti.

yıllar evvel daha hacılar haca sultanahmetten giderken,daha otogar topkapıdayken,daha şüheda sınıfı vapurlar yokken dedem uzaklara gitmek için istanbula gelmişti.

dilini bilmek şurda kalsın, gideceği yerin neresi olduğundan bihaber gitmişti uzaklara.

giderken sultanahmet camisinden bir avuç toprak aldım,yanımda götürdüm demişti.

çocuk aklımla hiç soramamıştım , “sonra ne yaptın o toprağı?” diye.

sonraki birkaç günü evde geçirdi.ve geldikten on gün sonra -tüm ısrarlarımıza rağmen- geldiğinden daha canlı ve moralli olarak gitti.

sarıldık ve helalleştik.

bu onu son görüşümdü. nereden bilebilirdim ki?

bir kaç ay sonra hastaneye yattığını duyduk. hastanede yattığı sırada torunlarından birinin bir çocuğu oldu.

durumu bir iyileşip bir kötüleşiyordu. her gün telefonla durumunu öğreniyorduk.yine aradığımız bir akşam , bir kaç saat önce ruhunu teslim etti dediler.

halbuki biz yine durumunu sormak için aramıştık.

hastaneden canlı çıkamadı.

27 aralıktı.

bir kaç ay önce beraber gittiğimiz yollara bu sefer o olmadan düştük.

istediği gibi babasının yanına mezarı kazıldı.

sabaha karşı dedem doğduğu yere geldi. bir kaç saatliğine morga teslim ettik.

31 aralıktı.

31 aralık cumaydı.

kar yağarken defnettik dedemi.

tazecik mezarından bir avuç toprak aldım.

dedem ilçeye yaklaşırken başlayan kar,namazı sırasında da, mezarlığa giderken de,dedemi defnederken de devam etti. ta ki önceki gün başladığı saatlere kadar.

bir avuç toprak yıllar önce emanet alındığı yere iade edilmek üzere benimle geldi.

hayatımdaki en acayip 31 aralıktı.